1960’DAN GÜNÜMÜZE KIBRIS SORUNU

Arş. Gör. Müge VATANSEVER

KIBRIS CUMHURİYETİ’Nİ SONA ERDİRME ÇABALARI

Kıbrıs sorunu, 1960 antlaşmalarıyla geçici olarak çözüme kavuştu, ancak Rumlar sorun çıkarmakta ve anayasayı tam olarak uygulamamakta kararlıydılar. Rum lideri Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Enosise giden yolda bir basamak olarak görmüş ve bu yönde çalışmalarına başlamıştır. Bu sebeple, 1960 Antlaşmalarını temelinden değiştirmeye yönelik faaliyetlerde bulunmuştur 77.

Makarios ve Rauf Denktaş uzlaşma görüşmelerinde

Makarios’un kışkırtmaları kısa zamanda etkili olmuş ve adada Rum terörü giderek artmıştır. Öte yandan Rum yöneticileri de anayasa ihlalleriyle Türklerin haklarını çiğnemişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, 1961 yılından itibaren Rumları, anayasa ihlalleri konusunda uyarmıştır. Bunun üzerine 30 Kasım 1963’te Makarios, ayrı Türk belediyelerinin kurulması, devlet görevlerine Türklerin %30 oranında alınması, Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto hakkını kullanması, Türk Cemaatine tanınan hakların sınırlandırılması gibi konuları içeren Kıbrıs Anayasası’nın 13 maddesinin değiştirilmesine yönelik teklifini Türk tarafına ve diğer garantör devletlere sunmuştur.
Kıbrıslı Türkleri azınlık statüsüne düşüren bu teklif, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler tarafından reddedilmiştir78. Böylece Makarios, 3 yıllık uzlaşma ortamını yeniden soruna dönüştürmüştür. Anayasa tekliflerinin reddi üzerine Rumlar, Türklerin Kıbrıs’tan atılmasını ve yok edilmesini öngören “Akritas Planı”nı 79 uygulamaya koymuşlar ve 21 Aralık 1963’te tarihe “Kanlı Noel” olarak geçecek olan soykırım hareketine başlamışlardır. Bunun üzerine Türkler yaşadıkları yerleri terk ederek, iletişim imkânlarından yoksun bir şekilde adanın %3’lük bir bölümünde yaşamak zorunda kalmışlardır. Ayrıca Kıbrıslı Türkler, devlet organlarından dışlanmış ve böylece “ortaklık cumhuriyeti” dağılmıştır. Lefkoşa, güvenliğin sağlanması amacıyla, 30 Aralık 1963 tarihinde “Yeşil Hat” denilen bir sınırla ikiye ayrılmıştır. Bu hat, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimini ayıran, Lefkoşa’yı ikiye bölen, bu ara bölgeyi de İngiliz birliklerinin kontrolü altına sokan ve Rum saldırılarının durdurulduğu hattır. Bu hat, adada fiilen iki ayrı yönetimin kurulmasının başlangıcı olmuştur 80. 

Kanlı Noel olarak adlandırılan olaylarda 364 Türk vahşice katledilmişti.

1 Ocak 1964 tarihinde Makarios, 1960 Antlaşmalarını tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır. Bu açıklama Rumları, saldırılar konusunda cesaretlendirmiştir. Bu gelişmeler üstüne Türkiye, antlaşmaların çiğnendiği gerekçesiyle müdahaleye hazırlandı, fakat 5 Haziran 1964’te ABD Başkanı
Johnson’dan mektup geldi. Türkiye açısından çok üzücü olan bu mektuptaki tehditler müdahaleyi durdurdu. Bu şekilde, 1960 Garanti sistemi işlemez hale getirilmiş oldu 81

Yoğun Rum saldırıları üzerine Türk Hükümeti 13 Şubat 1964 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine başvurmuştur. 15 Şubat 1964’te de İngiltere, adadaki tehlikeli durumun çözüme kavuşması için Güvenlik Konseyi’ne başvurmuştur. Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964 tarihinde Kıbrıs’ta olayları önlemek amacıyla ve “Kıbrıs Hükümeti”nin onayıyla bir “Birleşmiş Milletler Barış Gücü” kurulması ve adaya gönderilmesi kararını almıştır (186 sayılı karar). Ancak bu kararda “Kıbrıs Hükümeti”nden şiddet ve kan dökülmesini önleyecek her türlü tedbirin alınması talep ediliyordu. Karardaki “Kıbrıs Hükümeti” ifadesi, daha sonra Rum yönetiminin “Yasal Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınmasını sağlamıştır. Bu karara Türkiye de olumlu oy verdiği için Batı, Kıbrıs Devleti’nin yasal temsilcisi olarak Kıbrıs Devleti’ni ele geçiren Rum yönetimini tanımıştır. Ayrıca bu kararda, BM Şartının 2. maddesinin 4. fıkrası saklı tutularak ifadesi yer almıştır; böylece tarafların kuvvet kullanmaktan kaçınmaları istenmektedir, yani Garanti Antlaşması etkisizleştirilmektedir 82. 

8 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar tarafından işkence edilerek şehit edilen Türk pilot Cengiz Topel

1964 yılı sonrasında, Yunanistan, adaya gizlice asker yığmaya başlamış ve iki toplum arasındaki bağlar iyice zayıflamıştır 83. Bu dönemde ABD ve BM, iki tarafa çözüm önerilerinde bulunmuştur84. Adadaki dönüm noktalarından birisi de 15 Kasım 1967 tarihinde Grivas önderliğindeki Rum-Yunan ordusunun Geçitkale ve Boğaziçi köylerine yaptığı saldırı olmuştur. Bu saldırı üzerine Türk savaş uçakları saldırılan bölgelerde uçuşa başlamış, Türk donanması Kıbrıs’a doğru açılmıştır. 17 Kasım tarihinde TBMM saldırıların devam etmesi durumunda Yunanistan ile savaş kararı almıştır. Bu tepki üzerine Rumlar işgal ettikleri köylerden çekilmiş, Türk esirler serbest bırakılmış, Grivas adadan ayrılmış ve Yunanistan’ın gizlice adaya soktuğu askerlerden 12 bini geri döndürülmüştür. Rumların Geçitkale saldırılarının ardından, 28 Aralık 1967 tarihinde Geçici Türk Yönetimi ilân edilmiştir. Çünkü Kıbrıs Türkleri, Temsilciler Meclisi’nden de dışlanmışlardı. Geçici
olmasının nedeni, yönetimin 16 Ağustos 1960 tarihli Anayasa bütün kurallarıyla uygulanınca idareyi bırakacak olmasıydı. Bir süre sonra Türk Yönetimi ismindeki “geçici” ifadesi kaldırılarak, “Türk Yönetimi” adını almıştır. Bu yapılanmayla Türk toplumunun yasama, yürütme ve yargı işleri düzenlenmiş ve federe bir devlet teşkilâtı kurulmuştur. Yönetimin başına ilk olarak Dr. Fazıl Küçük getirilmiştir. 1973 yılında seçimler yapılarak yönetim yenilenmiş ve liderliğine de Rauf Denktaş geçmiştir 85.

TÜRKİYE’NİN 1974 MÜDAHALESİ

Nikos Sampson

1967 yılında Yunanistan’da iktidarı ele geçiren Albaylar Cuntasına bağlı olarak 1974 yılında adayı oldubittiye getirip Yunanistan’a bağlamak üzere Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe düzenlenmiştir. Bu darbenin ardından, 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson iktidara gelmiştir 86. Adanın Yunanistan’a bağlanması demek olan bu durum karşısında Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetini kuran anlaşmalara dayanarak ve garantörlük hakkının bir gereği olarak, 20 Temmuz 1974’te adaya müdahalede bulunmuştur87. Türk birlikleri 22 Temmuz’da Girne’yi ele geçirmiş, ancak aynı akşam BM Güvenlik Konseyi’nin 353 sayılı ateşkes kararı üzerine, adada ilerleyişini durdurmuştur. Bu süre içinde Girne-Lefkoşa hattı birleştirilmiştir. Bu müdahalenin ardından, Yunan cuntası ve Sampson yönetimi sona ermiş, yerine Klerides geçmiştir. Adada Türk halkına karşı acımasız bir kıyım söz konusu olduğu için, Türkiye’nin adaya müdahalesi tamamen savunma ve barış için gerçekleştirilmiştir 88.

Başbakan Bülent Ecevit Kıbrıs Barış Harekatını kamuoyuna bildirirken.

25-30 Temmuz tarihleri arasında yapılan, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlarının katıldığı 1. Cenevre Konferansı’nda, Türkiye’nin müdahalesinin Antlaşmalardan kaynaklandığı kabul edilmiştir. Bu konferansta, Kıbrıs’ta kurulan Özel Türk Yönetimi tanınmış ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’ta varlığı kabul edilmiştir. 30 Temmuz 1974 akşamı sona eren konferans, Türkiye’nin isteklerinin büyük bir kısmının kabul edilmesi ve bir protokol imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Üç ülkenin imzaladığı bu Protokolde, Londra ve Zürih Antlaşmalarının hala yürürlükte bulunduğu konusunda anlaşmaya varılmıştır. Ayrıca, Kıbrıs Rumları ve Türk birlikleri arasında bir güvenlik bölgesi oluşturulmasına, Rumların işgal ettikleri bölgelerden çekilmesine, karma köylerin güvenliğinin BM Barış Gücü tarafından korunmasına karar verildi. Cenevre Protokolünün en önemli hükümlerinden biri, Kıbrıs Cumhuriyetinde fiilen Türk ve Rum olmak üzere iki idarenin mevcut bulunduğunun taraflarca kabul edilmesidir89. Böylece Kıbrıs’ta Türk Yönetiminin varlığı uluslararası bir belgeyle resmen tescil edilmiştir. Ancak, Birinci Cenevre konferansında öngörülen şartlar Rumlar ve Yunanlılar tarafından yerine getirilmemiştir. Rum ve Yunan askerleri Türk bölgelerinde kuşatmayı kaldırmamışlar, binlerce Türk’ü esir kamplarında tutmuşlar ve yer yer Türklere karşı toplu cinayetlerde bulunmuşlardır. Bu durum, Rumların ve Yunanlıların oyalama taktiği içinde olduklarını göstermekteydi 90. 

8-12 Ağustos 1974’te, adada düzenin sağlanması amacıyla toplanılan 2. Cenevre Konferansı’ndan bir sonuç alınamaması üzerine, Türkiye, 14 Ağustos 1974’te Kıbrıs’a ikinci kez müdahale ederek, adanın kuzey kesimini Türklerin kontrolüne geçirmiş ve 16 Ağustos’ta da ateşkes ilan etmiştir. Böylece, Karpaz Yarımadası’nın doğu ucundan batıdaki Yeşilırmak’a kadar uzanan ve bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırlarını oluşturan hattın kuzeyi Türklerin eline geçmiştir. Bu müdahalenin amacı, Kıbrıs’ın bağımsızlığını güvence altına almak ve bölgede sürekli bir barışın gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu müdahale, Kıbrıs sorunu ve Türk-Yunan ilişkileri yönünden bir dönüm noktasıdır 91.

KTFD ve KKTC’nin KURULMASI

Türkiye’nin adaya müdahalesinden sonra, Kıbrıslı Türkler, anavatanın fiili ve etkin güvencesi altına girmişlerdir. Türklerin can güvenliğinin yanında, iktisadi, siyasi ve kültürel güvenlikleri de sağlanmıştır. Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Barış Harekâtından sonra ortaya çıkan bu yeni durumun hukukî olması için ve toplumda huzuru, düzeni sağlamak amacıyla 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devletini (KTFD) ilân etmiştir. Yeni devletin anayasası, Geçici Türk Yönetimi tarafından hazırlanmıştır. Bunun üzerine Rum tarafı, KTFD’nin ilanının, Kıbrıs’ın bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve 1960 antlaşmalarına aykırı olduğunu ileri sürmüştür. KTFD ilk olarak, 2 Mayıs 1975 tarihli yönetmeliğe dayanarak, iş gücü açığını kapatmak için Türkiye’den kırk bin göçmen getirtmiştir. Daha sonra adada BM aracılığıyla gerçekleşen, bir nüfus mübadelesi yapılmıştır. 2 Ağustos 1975 tarihinde yapılan anlaşmayla, adanın güneyinde yaşayan
Türklerin kuzeye, kuzeyde yaşayan Rumların da güneye geçmesi sağlanmıştır. Bu mübadeleyle Kıbrıslı Türkler, tarihte ilk kez, bütün nüfuslarıyla birlikte, sınırları belli olan bir bölgede toplanma ve korunma imkânına sahip olmuşlardır. Nüfus aktarmasıyla güneyde esir olarak tutulan Türklerin özgür bölgeye geçmesi sağlanmış ve iki toplumlu, iki kesimli federal bir Cumhuriyetin temelleri oluşturulmuştur 92. 

Kıbrıs Türk Federe Devletine ait posta pulu

1977-1983 yılları arasında iki toplum görüşmelerde bulunmuş, ancak bunlardan bir sonuç alınamamıştır. Türk tarafı; iki bölgeli federal bir yapı kurulmasını ve TSK’nın Türklerin güvenliği açısından, adada kalmasına devam etmesini istiyordu. Enosise yol açacak her türlü çözüm yoluna da itiraz etmekteydi. Rum tarafı ise, Türklerin azınlık olduğunu ve selfdeterminasyon haklarının bulunmadığını ileri sürmekteydi. Rumlar uzlaşma, anlaşma yerine Birleşmiş Milletlere sık sık başvurarak, Türkler aleyhinde kararlar çıkarmak suretiyle adayı tekrar tümüyle Rum egemenliği altına sokma ve bu esnada aşırı derecede silahlanma yollarına başvurmuşlardır. 13 Mayıs 1983 tarihli bir BM kararında, Rumların adanın tamamında egemenlik hakkının olduğu ve işgalci güç olarak nitelendirilen Türk birliklerinin adadan çekilmesi ve KTFD’nin sona erdirilmesi gerektiği belirtilmiştir. KTFD ve Türkiye, bu kararı derhal reddetmiş ve KTFD meclisi, 17 Haziran 1983’te Kıbrıs Türklerinin self-determinasyon hakkının olduğunu ilan etmiştir93. 

Federe Devlet statüsünün barış ve uzlaşma yolunu açmadığı, Rumların anlaşma niyeti taşımadıkları iyice anlaşılınca, BM kararının da etkisiyle, Türk tarafı 15 Kasım 1983’te elinde kalan tek seçeneği kullanmış ve selfdeterminasyon hakkını kullanarak, kuzeyde kendi özgür, bağımsız devletini kurmuş ve bunu tüm dünyaya ilân etmiştir. Böylece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulmuştur94. KKTC’nin kurulmasıyla adadaki fiili durum hukukileşmiş oldu.

KKTC’nin kurulmasına ilk ve tek olumlu tepki Türkiye’den geldi ve Türkiye derhal KKTC’yi tanıdığını ilan etti. Buna karşılık bu durum, Yunanistan’la Kıbrıslı Rumlar tarafından yasa dışı ve kabul edilemez olarak nitelendirildi ve Yunanistan 16 Kasım 1983’te Türkiye’ye protesto notası verdi. Bu arada İngiltere de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu BM Güvenlik Konseyi’ne taşımıştır. Güvenlik konseyi 18 Kasım 1983 tarihli 541 sayılı kararında; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını hukuken geçersiz sayarak, bütün devletlerden bu yeni cumhuriyeti tanımamalarını istemiştir 95.

KKTC bayrağı

KKTC’nin kurulmasının ardından Kıbrıslı iki toplum liderleri arasında sık sık müzakereler yapılmış, fakat hepsi sonuçsuz kalmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından üretilen birçok çözüm önerisi de her seferinde iki toplumdan birisi tarafından reddedilmiştir96. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren uluslararası ambargoyla karşı karşıya kalmıştır. Yeni Türk Devleti, Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmamakta ve ikili ilişkiler kuramamaktadır. Kıbrıs Türk kesimine siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda ambargo uygulanmaktadır. Bunlardan ilki AB Adalet Divanının (ATAD), 1994 yılında KKTC’de üretilen narenciye ve patates
ürününün AB sınırları içine girişini yasaklayan bir kararıdır 97. 

1990 SONRASI KIBRIS SORUNU

1990’da, Kıbrıs sorununda tarafların sayısı artmıştır. 1990 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin adanın tamamını temsilen Avrupa Birliğine tam üyelik başvurusunda bulunması sonucunda Kıbrıs sorunu giderek daha karmaşık bir hale gelmiştir. Rum tarafı ideallerini dolaylı yoldan gerçekleştirmek için AB’ye başvurmuştur. AB, bu başvuruyu kabul etmiş ve 1995’te Kıbrıs’a adaylık statüsü vermiştir. 1997 yılında ise, AB Lüksemburg Zirvesinde, Rum tarafıyla müzakerelere başlanması kararı alınmıştır. Müzakereler, 31 Mart 1998’de fiilen başlamıştır. 2000-2001 yıllarında Avrupa Parlamentosunda görüşülüp kabul edilen Kıbrıs Raporlarında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (Rum tarafının) adayı bir bütün olarak temsil etme hakkına sahip tek devlet olduğu kabul edilmiştir. Bu raporda ayrıca, Kıbrıs’ın önemli topraklarının 26 yıldır Türkiye tarafından işgal edildiği belirtilmekte ve Türkiye, işgalci devlet olarak nitelendirilmektedir. 1 Mayıs 2004’te de, Rum tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti” sıfatıyla, bütün adayı temsilen AB’ye üye olmuştur. Oysa Zürih, Londra ve Garanti antlaşmalarına göre Kıbrıs’ın, Türkiye ve Yunanistan’ın eşzamanlı olarak birlikte üye olmadığı bir birliğe katılması mümkün değildir 98.

1990 sonrası dönemde de BM, çalışmalarına devam etmiştir. BM Genel Sekreteri Gali, 1992’de “Fikirler Dizisi” teklifini ileri sürmüştür. Buna göre çözüm, iki tarafın siyasi eşitliğine dayanmalıydı ve bunu iki tarafın kabul etmesi gerekiyordu. Bu teklife göre, Garanti ve İttifak Antlaşmaları geçerliliğini koruyacaktı ve herhangi bir ülkeyle kısmen veya tamamen birleşme veya taksim mümkün olmayacaktı. Ancak taraflarca kabul edilmeyen bu çözüm önerisinden de bir sonuç alınamadı 99.

6 Mart 1995 tarihi gerek Türkiye gerekse Kıbrıs için AB ile ilişkilerde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu tarihte, Türkiye-AB ortaklık Konseyi toplantısında Gümrük Birliği kararı imzalanmıştır. AB, Türkiye’nin 1996 başından itibaren AB ile Gümrük Birliğine geçmesinin ön koşulu olarak, Rum kesimiyle AB arasında 1996 Hükümetlerarası Konferansının ardından başlayacak olan tam üyelik görüşmelerine itiraz etmemesini istemiş; Türkiye, önce bu konudaki talebi sözlü olarak onaylamış, ardından Kıbrıs konusunda resmi tutumu deklere eden bir bildirge yayınlamıştır 100. Bütün bunlara rağmen, siyasi açıdan birçok olumsuz özellik taşıyan Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır. Ayrıca bu antlaşmanın 16. maddesi uyarınca Türkiye’nin 2001 yılına kadar, GKRY ile ticaret antlaşması imzalamak durumunda olması, bir başka sakıncalı yön ortaya çıkarmıştır. Çünkü bu antlaşmayla Türkiye ilk defa, şimdiye kadar tanımadığı bir ülkeyi muhatap kabul etmiş oldu 101. 

KIBRIS SORUNUNDA ANNAN PLANI

Yapılan BM önerilerinin ardından artık Rum tarafı, Türk tarafıyla görüşme yapmayı istemiyordu. Bunun üzerine BM Genel Sekreteri Annan, iki tarafın liderlerine, yüz yüze görüşme çağrısı yaptı. Bunun üzerine yapılan 1997-2000 yılları arasındaki doğrudan ve dolaylı görüşmelerden de bir sonuç alınamadı. 2001 yılında Denktaş, Rum lider Klerides’e bir mektup yazarak görüşme teklifinde bulundu. Bu teklif üzerine Ocak 2002’de görüşmeler başladı ve Annan tarafından hazırlanan kapsamlı çözüm planıyla görüşmeler sonuçlandı 102. Annan planı, bugüne kadar ortaya konan en kapsamlı çözüm planıdır. Bu planda, doğrudan kurulacak devletin esaslarını oluşturan kurallar ve anayasası yer alıyordu 103. Kıbrıs Türk Kurucu Devleti’nin Anayasasının 1. maddesinde, “Kıbrıs Türk Devleti, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin, siyasi eşitlik, iki kesimlilik ve eşit statü temeline dayalı iki Kurucu Devletinden biridir. Kıbrıslı Türklerin ayrı kimliğini ve iki bölgeli bir ortaklık içindeki eşit siyasi statüyü temsil eder.” denmektedir. Ancak bu belge, 1960 sisteminin çok gerisinde kalmaktadır. Belgenin kabulü, Rum Yönetiminin Kıbrıs’ın meşru yönetimi olarak tanınmasına neden olacaktır, bu da Türklerin azınlık durumuna düşmesi demektir 104.

BM Genel sekreteri Kofi Annan(ortada) KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş(sağda) ve Rum Yönetimi lideri Glafkof Klerides (solda)

Annan Planı, temel yapısı ve felsefesi itibarıyla fiilen yıkılmış olan ve sadece GKRY’nin temsil ettiği “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devam ettiği öngörüsüyle hazırlanmış ve meseleye Anayasal bir sorun olarak yaklaşmıştır. Annan Planı, özünde ve ruhunda Türk tarafının beklentilerini karşılamamakta, buna karşılık Rum-Yunan ikilisinin hedeflerini yeni bir hukuki ve siyasi zemine oturtmaktadır. Annan Planında, Türk tarafı için vazgeçilmez ve varlık temeli olan egemenlik hakkı kabul edilmemiştir. Annan Belgesi’- nin dayandırıldığı söz konusu anlayışın temelinde BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı vardır. Annan Planında yetki paylaşımıyla ilgili düzenlemeler, “basit federal sisteme” dayalı bir federal yapı oluşturulmasını öngörmektedir. Özellikle alt ve üst meclislerden oluşan yasama organı bu anlayışı açıkça ortaya koymaktadır. Yetkilerin toplandığı alt mecliste nüfus esasına dayalı oluşum sonucu basit çoğunlukla alınacak kararlar Rumların ağırlığını ve hâkimiyetini getirmektedir105. 

Planda önemli olan bir nokta da Kıbrıs Türklerinin statüsünün açıklığa kavuşturulmamış olmasıdır. Annan Planında ortaya konan bu yaklaşım ile Kıbrıs Türk Halkı, halk olmanın kendisine sağladığı imtiyazları ve hakları yitirmektedir. Annan Planında, Türk tarafının hayati önem verdiği ve olmazsa olmazları arasında yer alan iki kesimlilik ve iki halklılık ortadan kaldırılmaktadır. Böylece Planda, Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları’nın kurduğu yapı ve iki halkın ya da “iki toplumun” varlığı reddedilmiş olmaktadır. Ayrıca planda öngörülen mülkiyet düzenlemesi ve AB normları ile ilgili yaklaşımlar, “Kıbrıs Türk Devleti”ne bırakılacak bölgeye, belirlenen süreler içinde ve oranlarda yerleştirilecek önemli sayıdaki Rum nüfusu ve toprak tavizleri gibi hususların düzenleniş biçimi, iki kesimliliği ve iki halklılığı ortadan kaldırması yanında Kıbrıs Türk halkının önemli bir bölümünü göçe zorlamaktadır 106.

11 Kasım 2002, 10 Aralık 2002, 26 Şubat 2003, 29 Mart 2004 ve 31 Mart 2004’te beş kez değişikliğe uğrayan Annan Planı, 24 Nisan 2004’te adanın her iki tarafında ayrı ayrı referanduma sunulmuştur. Kıbrıslı Türklerin %64,9’u evet, Rumların %75,8’i hayır oyu kullanmıştır, bu yüzden plan hukuken geçersiz hale gelmiş ve uygulanamamıştır. Bu sonuç, Rum yönetiminin adanın kuzeyini temsil edemeyeceğini ortaya koymuş ve Türklere yöneltilen “uzlaşmaz, çözüm istemez” suçlamalarını da ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Türk tarafı “evet” oyu verdiği halde cezalandırılan taraf olmuştur ve “hayır” oyuna rağmen Rumlar, 1 Mayıs 2004’te bütün adayı temsilen AB’ye üye olmuş, hedeflerine ulaşmıştır 107.

KIBRIS SORUNUNDA YAŞANAN SON GELİŞMELER

Annan planının reddedilmesinden sonra Türkiye, Kıbrıs’la ilgili yeni adımlar atmıştır. Aynı şekilde AB dönem başkanlarından da çözüm için bazı öneriler getirilmiş, ancak bunlardan da bir sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine AB üyesi ülkeler, Türkiye’nin 2005’te müzakerelere başlayabilmesi için “ortak tutum belgesi” adı altında bir metin hazırladılar. Bu belgeye göre, kısa vadede Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’taki stratejik varlığını, orta vadede de adadaki Türk varlığını ortadan kaldıracaktır. Ancak Türk hükümeti bu belgeyi imzalamamıştır. Bunun üzerine AB Dışişleri Bakanları tarafından alınan 11 Aralık 2006 tarihli bir kararla, Gümrük Birliği ile ilgili sekiz başlıkta, Türkiye’yle devam eden AB’ye üyelik müzakereleri dondurulmuştur 108.  21 Mart 2008’de Talat ve Hristofyas, Kıbrıs sorununda gelinen aşamayı görüşmek üzere bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmeden sonra Lokmacı Kapısı, karşılıklı geçişlere açılmış ve iki taraf arasında 21 Mart süreci başlamıştır. Bu süreçte çeşitli çalışma komisyonları kurulmuştur. Daha sonra bu süreçte meydana gelen gelişmeleri görüşmek üzere, 23 Mayıs 2008’de Talat ve Hristofyas, Ara Bölge’de bir araya gelmişlerdir. Görüşme sonrasında yapılan “ortak açıklamada” iki liderin siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyona bağlılıklarını yeniden teyit edilmiş, ortaklığın, eşit statüdeki Türk ve Rum kurucu devletlerinden oluşan, tek uluslararası kimlikli, federal bir hükümete sahip olması konusunda hemfikir oldukları belirtilmiştir 109. 

Kıbrıs sorununa çözüm bulunmaya çalışılırken, bir yandan da Rumlar anlaşmalarla Doğu Akdeniz’i ele geçirme planları yapmaya başlamıştır. Böylece soruna bir de Akdeniz’in egemenliği, münhasır ekonomik bölge, petrol arama gibi konular da dâhil edilmiş oldu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, 17 Şubat 2003’te Mısır’la ve 17 Ocak 2007 tarihinde de Lübnan’la “Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır 110. Böylece Rumlar, Türkiye’yi ve KKTC’yi hiçe sayarak, diğer devletlerle Doğu Akdeniz’i paylaşmaya başlamıştır.

Son olarak da, Güney Kıbrıs ile İsrail arasında 17 Aralık 2010’da “Münhasır Ekonomik Bölge111 Sınırlandırma Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre, her iki ülkenin Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgelerinin sınırları belirlendi. Ayrıca anlaşmayla birlikte, açık denizde yapılacak petrol ve doğalgaz araştırmalarının önü açılmış oldu. Rumlar, İsrail ile Akdeniz’i paylaşma anlaşması imzalamakla yetinmediler, Türkiye’nin savaş nedeni saymasına rağmen, İsrail ortaklı bir Amerikan şirketi olan Noble Enerji’yle, Güney Kıbrıs’ın münhasır alan ilan ettiği bölgede doğalgaz-petrol arama ve sondaj işlemlerine başladılar. Bu şirketin platformları da İsrail üzerinden bölgeye sevk edildi. Daha sonra iki ülke arasında, Noble enerji platformunun İsrail tarafından korunacağı konusunda anlaşmalar yapıldı 112. 

Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Doğu Akdeniz’de 19 Eylül 2011 tarihinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını başlatması üzerine, Türkiye bu gelişmeye tepki olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile “Kıta Sahanlığı 113 Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır. Anlaşma, BM Genel Kurul toplantıları nedeniyle New York’ta bulunan Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan ile KKTC’nin Cumhurbaşkanı Eroğlu tarafından 21 Eylül 2011 günü imzalanmıştır. Anlaşma, Türkiye ile KKTC’nin Akdeniz’deki kıta sahanlıklarının bir bölümünü, uluslararası hukuka uygun olarak ve hakça ilkeler dikkate alınarak belirlenen 27 coğrafi koordinatın birleştirilmesiyle elde edilen bir çizgi ile sınırlandırmaktadır. Bu anlaşmayla, Türkiye’ye, KKTC’nin 12 mil açığında petrol arama hakkı verilmiştir. Anlaşmanın 3. maddesine göre, doğal kaynak rezervinin, her iki tarafın da kıta sahanlığı alanına girecek şekilde bulunması halinde, akit taraflar bu rezervin en verimli şekilde nasıl işletileceğine karşılıklı anlaşarak karar vereceklerdir. Anlaşma, Kıbrıs Türklerinin, aynen Kıbrıslı Rumlar gibi adanın kıta sahanlığının tümü üzerindeki meşru, eşit ve ayrılmaz haklarını da dikkate almaktadır. Ayrıca anlaşmada, Türkiye’nin ve KKTC’nin Kıbrıs sorununa kapsamlı çözüm bulma çabalarını sürdüreceği de açık bir şekilde belirtilmiştir (m. 4). Anlaşmanın 5. maddesinde de, anlaşmanın yorumu ve uygulanması konusunda bir uyuşmazlık çıkması halinde, bu uyuşmazlığın diplomatik yollardan müzakere veya tarafların ortak rızasına dayanacak diğer barışçı yöntemlerle çözümleneceği düzenlenmiştir 114.

Kendisini Kıbrıs Adasının tek meşru hükümeti olarak gören GKRY, 2003 yılından beri Adanın tümü adına Doğu Akdeniz’de deniz alanlarının sınırlandırılmasına dair çeşitli anlaşmalar yapmış ve bu anlayış içerisinde yabancı şirketlere bölgede petrol ve doğalgaz arama ve çıkarma ruhsatları vermiştir. GKRY’nin Adadaki Türklerin varlığını ve haklarını inkâr eden bu tutumu KKTC ve Türkiye’nin protestolarına rağmen devam etmiştir. Hatta Rum lider Hristofyas, 19 Eylül’de Londra’da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Kıbrıs Rum yönetimini, “hidrokarbon yatakları saptama araştırmaları dolayısıyla protesto etme ve gerginlik yaratma hakkı olmadığını” ifade etmiştir. Bu yüzden 21 Eylül Anlaşması, Rum tarafını bu davranışlarından vazgeçirmeye yönelik önleyici bir tedbir niteliğindedir. Zaten Başbakan Erdoğan da anlaşma sonrasında yaptığı açıklamada, Rumlarla iş yapan petrol şirketlerini uyarmıştır. Ayrıca bu şirketlerin Türkiye’deki enerji projelerine alınmaması ve bunlara bir takım müeyyideler uygulanması konusunda da enerji bakanlığınca bir çalışma başlatılmıştır 115.

SONUÇ

Stratejik açıdan oldukça önemli olan Kıbrıs, bugüne kadar birçok milletin egemenliğinde kalmıştır. Ada, 1571’den 1878’e kadar hem hukuken hem de fiilen Osmanlı idaresinde kalmıştır ve tarihinin en sorunsuz ve huzurlu dönemini yaşamıştır. Ancak adanın İngiliz idaresine girmesiyle birlikte, uluslararası alanda bir Kıbrıs sorunu doğmaya başlamıştır.

1878’de Osmanlıların Kıbrıs’ta askeri üstünlüğünün sona ermesinden bugüne kadar, adada Türk ve Rum toplumları arasında bir barış ve güven ortamı yaratılamamıştır. Seksen yılı aşkın İngiliz idaresinde çeşitli çatışmalara tanık olan ada, 1960 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak kısa bir süre sonra başlayan toplumsal huzursuzluk 1964’te doruğa tırmanmış ve on yıl sonra Barış Harekâtı ile Türkiye, Kuzey Kıbrıslı Türklerin tehditten uzak yaşayabilecekleri bir coğrafi alanı kontrolü altına almıştır. Daha sonra Kuzey Kıbrıslı Türkler, kendi geleceklerini kendileri belirlemek için politik örgütlenmelerini tamamlamışlar ve 1983’te KKTC’yi kurmuşlardır. Fakat KKTC, Türkiye dışındaki devletlerce tanınmamıştır.

Bu süreçte, Kıbrıs sorununun çözümü için adadaki iki toplum sürekli görüşmelerde bulunmuş ve diğer taraf ülkeler ile BM birçok çözüm önerisi teklif etmiştir. Ancak çözüme yönelik bu çabalardan bir sonuç çıkmamıştır. Çünkü Kıbrıs’ta oluşturulacak yeni bir devletin niteliği konusunda uluslararası toplum, Rum tarafı ve Türk tarafı arasında önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Türkler KKTC’nin tanınmasını istemekte, diğer taraftan uluslararası toplum, 1960 sistemine benzer bir devlet çatısı altında adadaki iki toplumu zorla bir araya getirerek, Türklerin tekrar azınlık konumuna düşmesini istemektedir.

GKRY’nin 2004’te AB’ye girmesiyle birlikte, AB de Türkiye’den Kıbrıs konusunda bir takım taleplerde bulunmaya başlamıştır. AB Kıbrıs konusunu, Türkiye’nin üyeliği için ön şart olarak ileri sürmektedir. Ancak AB veya diğer herhangi bir örgüte üye olmak için müzakere masasında Yunan-Rum tezlerine olumlu yanıt verilmemeli, diplomatik mücadele sürdürülmelidir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs’ta asıl konu, iki toplumun zorla bir araya getirilerek bir devlet kurulması değil, iki toplumun uyum içinde birlikte yaşayabilecekleri bir ortamın yaratılmasıdır. Bu ise, uzun vadede Ege’nin iki tarafında yer alan devletlerin aralarındaki sorunları çözmesi ve Türk-Yunan halklarının yakınlaşmasıyla sağlanabilir. Dışarıdan bir müdahaleyle iyi bir Kıbrıs devleti ve toplumu yaratılamayacağı ortadadır. 

DİPNOTLAR:

76 Özarslan, s. 106-110; Sur, s. 45.

77 Makarios, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yaptığı bir konuşmasında; “Rumlar, Antlaşmaların olumlu taraflarından yararlanacak, olumsuz yönlerini ise ortadan kaldıracaktır” diyerek asıl maksadını ortaya koymuştur (Gazioğlu, Ahmet; “Rum Mezalimi ve KKTC’ye Doğru”, Türkler Ansiklopedisi, C. 19, Ankara-2002, s. 946).

78 Toluner, s. 104-105; Fırat, s. 123-124; Eroğlu, s. 40.

79 Bu plan, ani ve toplu bir saldırıyla Kıbrıslı Türklerin kökünü kazımaya yönelik etnik bir temizlik harekâtını öngörmekteydi (Uzer/Cengiz, s. 67).

80 Rum terörü, 24 Aralık 1963 tarihinde, 24 Türk’ün canını almıştır. Rum saldırıları kadın, çocuk demeden sürmüş ve toplu ölümlerle neticelenmiştir. Rumlar adanın her tarafında Türklere yönelik saldırılara girişmiş ve Türkleri kendi bölgelerine hapsetmiştir. Bu olaylar sırasında binlerce Türk evini terk etmek zorunda kalmıştır. Bu olaylar sonucunda 99 Türk ölmüş, 470’i yaralanmış ve 154’ü kaybolmuştur. Adada bulunan ve garantör devlet sıfatındaki İngiliz birliklerinin olaylara seyirci kalması üzerine, Türk kesimi lideri Dr. Küçük, Başbakan İnönü’ye telgraf çekerek, Türkiye’nin garantör devlet sıfatını kullanmasını ve adaya müdahale etmesini istemiştir (Toluner, s. 106-107); Uzer/Cengiz, s. 35; Fırat, s. 125; Özersay, s. 72; Özarslan, s. 29.

81 Hasgüler/Uludağ, s. 162.

82 Toluner, s. 111-114; Uzer/Cengiz, s. 35-36; Fırat, s. 128; Özersay, s. 74-76; Hasgüler/Uludağ, s. 161.

83 Bu dönemde, 103 köyden on binlerce Türk göç ederken 500’ün üzerinde şehit verilmiştir. 1964’ten itibaren Kıbrıs Türk halkı, devletin tüm organlarından dışlanmış ve ambargoya maruz bırakılmıştır. Adadaki Türkler, ancak kendilerine ulaşabilen Kızılay yardımları ile ayakta kalabilmiştir. Türk milletvekilleri Meclis’e sokulmamış, Rumlar adada tek
başlarına bir idare oluşturmuşlardır. Bu dönemde Rumlar, Rum Millî Muhafız Ordusu adı altında bir ordu da kurmuşlardır (Toluner, s. 231-234); Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 91; Fırat, s. 138.

84 Bunlardan biri, BM’in Kıbrıs konusundaki arabulucusu G. Plaza tarafından hazırlanan 4 Mart 1964 sunulan “Plaza Önerisi”dir. Plaza önerisi üzerine yapılan görüşmelerde Türkler ilk kez, 1960 antlaşmalarıyla kurulan düzene coğrafi bir temel sağlanması için resmi bir coğrafi federasyon önerisinde bulundu (Özersay, s. 84).

85 Toluner, s. 240-242; Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 157-161; Fırat, s. 223-227; Uzer/ Cengiz, s. 40-42; Eroğlu, s. 43-44.

86 Kıbrıs’ta yapılan bu darbe, açık olarak, Ada’ya Yunan müdahalesiydi. Adadaki anayasal düzen yıkılmış, gayrimeşru bir askerî yönetim işbaşına gelmişti. Böylece Londra ve Zürih Antlaşmaları ihlal edilmiş oluyordu. Dünya kamuoyu, Amerika Birleşik Devletleri haricinde bütün devletler, Kıbrıs’ta yeni yönetimi tanımadıklarını açıklamışlardır (Toluner, s. 259-268); Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 152-156; Fırat, s. 228-229; Özersay, s. 92-93.

87 Türkiye, öncelikle İngiltere’ye adaya birlikte müdahale etmeyi talep etmiş, ancak İngiltere, ortak müdahaleye yanaşmamıştır. İngiltere, Garanti Antlaşmasının kendisine müdahale hakkı vermediğini ve üslerin Türkiye tarafından bu amaçla kullanımının statüleriyle bağdaşmadığını savunmuştur (Uzer/Cengiz, s. 45); Eroğlu, s. 58; Fırat, s. 229.

88 Eroğlu, s. 67-68; Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 192-199; Özarslan, s. 30; Uzer/Cengiz, s. 46

89 Toluner, s. 285-292; Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 200-201; Eroğlu, s. 84-93.

90 Sarıca/Teziç/Eskiyurt, s. 205-209; Özersay, s. 98; Uzer/Cengiz, s. 47; Özarslan, s. 30.

91 2. harekât birincisinin aksine dünya kamuoyunda büyük tepkilere sebep olmuştur. ABD 1975 yılından itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır (Eroğlu, s. 94-97); Özersay, s. 101-103; Hasgüler/Uludağ, s. 166-167

92 Keser, Ulvi; “Kıbrıs’ta Göç Hareketleri ve 1974 Sonrasında Yaşananlar”, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 12, İzmir-2006, s. 111-112; Toluner, s. 352-361; Özersay, s. 104; Hasgüler/Uludağ, s. 168-169.

93 Self-determinasyon hakkı egemen ve bağımsız bir devleti parçalamak için kullanılamaz. Ancak BM genel kurulunun 1970 tarih ve 2625 sayılı kararında belirtildiği gibi insan haklarına saygılı, genel iradede tüm halkın hakça temsilini temin eden bir devleti yıkmak veya parçalamak için kullanılamayan bu hak, bu ilkeleri çiğneyen otoriteye karşı rahatlıkla kullanılabilir. Bugün Kıbrıs’ta self-determinasyon hakkı iki ayrı topluma, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum topluluğuna geçmiştir. Ayrı ayrı kullanılan self-determinasyon hakkından dolayı kuzeyde bütün unsurları ile bir bağımsız devlet, güneyde de ayrı bir devlet ortaya çıkmıştır (Arsava, s. 50).

94 Oluşturulan KKTC Kurucu Meclisinin yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya çıkan KKTC Anayasası, 5 Mayıs 1985’te referandumla kabul edildi ve 9 Haziran 1985’te yapılan seçimle Rauf Denktaş KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı oldu (Özersay, s. 113); Hasgüler/ Uludağ, s. 170; Özarslan, s. 33.

95 Doğan, Nejat; “Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kararlarında Kıbrıs Sorunu”, Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, S. 4, Antalya-2002, s. 90, Hasgüler/Uludağ, s. 170; Sur, s. 122.

96 BM Genel Sekreteri CUELLAR tarafından hazırlanan ve 27 Aralık 1984’te taraflara sunulan “Ön Anlaşma Taslağı”, Denktaş tarafından kabul edilmiş, ancak Rum lider Kyprianou tarafından reddedilmiştir. Bir başka çözüm önerisi de 29 Mart 1986’da sunulan “Taslak Çerçeve Anlaşması”dır. Bu öneri de yine Denktaş tarafından kabul edilmiş, ancak Kyprianou tarafından reddedilmiştir. CUELLAR, Temmuz 1990 ve Aralık 1991’de BM’ye iki adet rapor sunmuştur. Bu raporlarda, siyasi açıdan iki eşit toplumun olduğu, bu eşitliğin sağlanabilmesi için kurulacak devlet organlarında her iki
toplumunda temsil edilmesi gerektiği, Kıbrıs’ta iki toplumun egemenliği paylaşacağı ifade edilmiştir (Hasgüler/Uludağ, s. 171; Özarslan, s. 34).

97 Özersay, s. 107.

98 Nitekim uluslararası hukuk alanında tanınmış İngiliz hukukçu Prof. Mendelson, BM’ye bu konuda bir rapor sunmuştur. Bu rapora göre, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB’ye katılım başvurusu hukuk dışıdır (Uzer/Cengiz, s. 85);Hasgüler/Uludağ, s. 171; Doğan, s. 93; Özarslan, s. 35.

99 Hasgüler/Uludağ, s. 171; Özarslan, s. 35.

100 Söz konusu bildirgede Türkiye şu görüşleri dile getirmiştir: “Bir çözüm olsa bile, Kıbrıs Türkiye’den önce AB’ye giremez. Çünkü bu, Türkiye ile Yunanistan arasındaki hassas dengeyi bozacaktır. Türkiye 1960 Antlaşmaları ve bunlardan doğan haklarını saklı tutmaktadır. Ayrıca içinde Yunanistan’ın bulunduğu AB, Kıbrıs sorununun çözüm yeri
değildir. Buna rağmen GKRY’nin AB üyeliği ileri götürülürse, Türkiye’de KKTC ile benzeri bir bütünleşmeye gitmek durumunda kalacaktır” (Demir, Nesrin; “Avrupa Birliği Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 15, S. 1, Elazığ-2005, s. 359).

101 Demir, s. 358-359.

102 Denktaş, Rauf; Letter Sent to the UNSG Annan on 12 November 2001 by the President of the TRNC, H.E. Rauf Denktaş Regarding the Basic Parameters of a Possible Settlement in Cyprus, Circulated as a UN General Assembly and Security Council Document, http://www.mfa.gov.tr/letter-send-to-the-ungs-annan-on-12-november-2001- by-the-president-of-the-trnc_-h_e_-rauf-r_-denktas-regarding-the-basis.en.mfa, (18.10.2011).

103 Annan Planı, ana metine bağlı birinci ek, Kuruluş Antlaşması, 10 ek ile bu eklere bağlı 43 ilaveden oluşan oldukça kapsamlı bir bütündür. Kuruluş Antlaşması ile eklerinde: Kıbrıs’ın, bir ortak devlet ile iki eşit devletten oluşan ve feshedilemez bir ortaklık olduğu, Kuruluş, Garanti ve İttifak anlaşmalarının yürürlükte kalacağı ve bunlara ilişkin ek protokollerin ve Avrupa Birliği’ne Katılım Antlaşmasının imzalanıp onaylanacağı, parça devletlerin eşit statüde olacağı, tek bir Kıbrıs vatandaşı olacağı ve bu yurttaşlığın ortak devletçe verileceği, adanın askerden ve silahtan arındırılacağı, anlaşmanın uygulamasını takip etmek üzere yeni bir Birleşmiş Milletler Barış Gücünün konuşlanması, milliyet, yeniden yerleşme ve Gayrimenkul Kurullarının kurulacağı ile ilgili hükümler yer alıyordu (TC Dışişleri Bakanlığı Resmi Sitesi, “Annan Planı ile Kurulması Öngörülen Kıbrıs Türk Kurucu Devleti’nin Anayasası”, http://www.mfa.gov.tr/annan-planiile-kurulmasi-ongorulen-kibris-turk-kurucu-devleti_nin-anayasasi.tr.mfa , 17.10.2011).

104 TC Dışişleri Bakanlığı Resmi Sitesi, “Annan Planı ile Kurulması Öngörülen Kıbrıs Türk Kurucu Devleti’nin Anayasası”, http://www.mfa.gov.tr/annan-plani-ile-kurulmasiongorulen-kibris-turk-kurucu-devleti_nin anayasasi.tr.mfa , (17.10.2011).

105 Bulunç, Ahmet Zeki; “Kıbrıs Politikasının Annan Belgesi ile Başlayan Kırılma Noktaları”, Akademik Bakış, C. 1, S. 1, Ankara-2007, s. 85-86.

106 Annan Planının sakıncalarını 6 maddede toplayabiliriz: 1) Türk tarafı AB içinde “ayrı ve tamamen bağımsız bir siyasi kimlikle yer almamaktadır”. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak AB içinde bulunacaklardır. 2) Uzun vadede ada, “Rum çoğunluğun idare ettiği bir yapıya” kaçınılmaz olarak ulaşacaktır. 3) Uzun dönemde ayrı bölgeler kaybolacak, adada bir bütünlük olacaktır. Bu bütünlüğe de doğal olarak Rum çoğunluk egemen olacaktır. 4) Uzun vadede Türk askerleri, hangi güvence verilirse verilsin, adadan tamamen ayrılmak zorunda bırakılacaklardır. 5) Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine tanınan bazı özel haklar, AB, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri olma yolunda, tek anayasaya doğru ilerledikçe, bu özel statüler, kaçınılmaz olarak ortadan kalkacaktır. Türkiye de AB dışında olduğu için, “artık, AB’nin iç meselesi olan Kıbrıs meselesine, ancak uzaktan bakmakla yetinecektir”. Fiili olarak müdahale edemeyecektir, ederse,
AB’ye saldırmış sayılacaklar. 6) KKTC vatandaşlarının sahip olduğu taşınmaz mallar konusunda Avrupa’daki mahkemelerin alacakları kararlar esas olacaktır. Türkler, evlerini ve arazilerini, Rumlara vermeye mecbur bırakılacaklardır. Can ve mal güvenliğinden yoksun kalacaklardır. Türkiye’nin de bu sakıncalar karşısında, alabileceği “hiçbir fiili önlem” bulunmayacaktır (Bulunç, s. 86); Hasgüler/Uludağ, s. 171; Demir, s. 364- 365.

107 Bulunç, s. 86; Özarslan, s. 37.

108 Özarslan, s. 38.

109 KKTC Cumhurbaşkanlığı Resmi Sitesi, “23 Mayıs Anlaşması”, http://www.kktcb.org/upload/pdf/69290.pdf, (17.10.2011).

110 Haber Türk Gazetesi; “Beş Soruda Akdeniz Krizi”, http://www.haberturk.com/dunya/ haber/671515-bes-soruda-akdeniz-krizi, (18.10.2011).

111 Münhasır ekonomik bölge, esas çizgilerden itibaren 200 deniz miline kadar uzanan, kıyı devletinin ekonomik konularda münhasır yetkilere sahip olduğu deniz alanıdır. Bu alanda sahildar devletler sınırlı bir egemenlik hakkına sahiptir. Kıyı devletler bu bölgede; deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı
ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak; sudan, akıntılardan ve rüzgârlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmak, suni adalar, tesisler ve yapılar kurmak ve bunları kullanmak; denize ilişkin
bilimsel araştırma yapmak gibi haklara sahiptir (Sur, s. 342-343).

112 Ertan, Birol; “Güney Kıbrıs İsrail Cumhuriyeti”, http://www.trakyanethaber.com/yeni/koseyazi.asp, (18.10.2011).

113 Kıta sahanlığı; Karasularının ötesinde başlayıp belirli bir uzaklık ve derinliğe kadar giden deniz tabanı ve toprak altı kısmıdır. Karanın deniz altında devam eden uzantısıdır. Derinliği 200m ya da daha fazladır, genişliği ise tartışmalıdır (Sur, s. 344).

114 Türkiye ve KKTC ile Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasındaki krizin temel sebebi, Rum Yönetiminin Kıbrısın yegane temsilcisi olarak adanın kaynaklarını istediği gibi kullanabileceğini iddia etmesi, bunun karşısında ise Türk tarafının adanın zenginliklerinin oradaki halka ait olduğunu savunmasıdır.; TC Dışişleri Bakanlığı Resmi Sitesi,
“21 Eylül 2011 Türkiye – KKTC Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Dışişleri Bakanlığı Basın Açıklaması”, http://www.mfa.gov.tr/no_-216_-21- eylul-2011-turkiye-_-kktc-kita-sahanligi-sinirlandirma-anlasmasi-imzalanmasinailiskin-disisleri-bakanligi-basin-ac_.tr.mfa, (18.10.2011).

115 Sabah Gazetesi; “Kritik Anlaşma İmzalandı”, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/ 09/22/turkiye-ile-kktcden-akdenizde-onemli-adim, (18.10.2011).

KAYNAKÇA

Armaoğlu Fahir; Kıbrıs Meselesi 1954-1959 Türk Hükümeti ve Kamuoyunun Davranışları, Ankara-1963.

Arsava A. Füsun; “Kıbrıs Sorununun Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi,

Prof. Dr. Oral Sander’e Armağan, No: 1-4, Ankara-1996, s. 43-51.

Bulunç Ahmet Zeki; “Kıbrıs Politikasının Annan Belgesi ile Başlayan Kırılma Noktaları”, Akademik Bakış, C. 1, S. 1, Ankara-2007, s. 73-112.

Çevikel Nuri; Kıbrıs Eyaleti 1750-1800, Gazimağusa, KKTC-2000.

Demir Nesrin; “Avrupa Birliği Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 15, S. 1, Elazığ-2005, s. 347-367.

Denktaş Rauf; Letter Sent to the UNSG Annan on 12 November 2001 by the President of the TRNC, H.E. Rauf Denktaş Regarding the Basic Parameters of a Possible Settlement in Cyprus, Circulated as a UN General Assembly and Security Council Document, http://www.mfa.gov.tr/lettersend-to-the-ungs-annan-on-12-november-2001- basis.en.mfa, (18.10.2011).

Doğan Nejat; “Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kararlarında Kıbrıs Sorunu”, Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, S. 4, Antalya-2002, s. 84-106.

Eroğlu Hamza; Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Kıbrıs Barış Harekâtı, Ankara-1975.

Ertan Birol; “Güney Kıbrıs İsrail Cumhuriyeti”, http://www.trakyanethaber. com/yeni/koseyazi.asp, (18.10.2011).

Fırat Melek; 1960-71 Arası Türk Dış Politikası ve Kıbrıs Sorunu, Ankara1997.

Gazioğlu Ahmet; “Rum Mezalimi ve KKTC’ye Doğru”, Türkler Ansiklopedisi, C. 19, Ankara-2002, s. 946-965.

Haber Türk Gazetesi; “Beş Soruda Akdeniz Krizi”, http://www.haberturk. com/dunya/haber/671515-bes-soruda-akdeniz-krizi, (18.10.2011).

Hakeri Bener Hakkı; Başlangıcından 1878’e Dek Kıbrıs Tarihi, Ankara1993.

Hasgüler Mehmet/Uludağ Mehmet; Devletlerarası ve Hükümetler-Dışı Uluslararası Örgütler, Ankara-2004.

İsmail Sabahattin; 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul-1998.

Kaymak Faiz; Kıbrıs Türkleri Bu Duruma Nasıl Düştü?, İstanbul-1968.

Keser Ulvi; “Kıbrıs’ta Göç Hareketleri ve 1974 Sonrasında Yaşananlar”, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 12, İzmir-2006, s. 103-128.

KKTC Cumhurbaşkanlığı Resmi Sitesi; “23 Mayıs Anlaşması”, http://www.kktcb.org/upload/pdf/69290.pdf, (17.10.2011).

Özarslan Bahadır Bümin; Uluslararası Hukuk Açısından Kıbrıs Sorunu ve Avrupa Birliğinin Yaklaşımı, İstanbul-2007.

Özersay Kudret; Kıbrıs Sorunu Hukuksal Bir İnceleme, 2. Baskı, Ankara2002.

Sabah Gazetesi; “Kritik Anlaşma İmzalandı”, http://www.sabah.com.tr/ Gundem/2011/09/22/turkiye-ile-kktcden-akdenizde-onemli-adim, (18.10.2011).

Sarıca Murat/Teziç Erdoğan/Eskiyurt Özer; Kıbrıs Sorunu, İstanbul-1975.

Sur Melda; Uluslararası Hukukun Esasları, İstanbul-2010.

Tamkoç Metin; “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Devletler Hukuku Yönünden Statüsü”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 1, S. 4; Ankara-1985, s. 55-67.

TC Dışişleri Bakanlığı Resmi Sitesi; “Annan Planı ile Kurulması Öngörülen Kıbrıs Türk Kurucu Devleti’nin Anayasası”, http://www.mfa.gov.tr/annan-plani-ile-kurulmasi-ongorulen-kibris-turkkurucu-devleti_nin-anayasasi.tr.mfa , (17.10.2011).

TC Dışişleri Bakanlığı Resmi Sitesi; “21 Eylül 2011 Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Dışişleri Bakanlığı Basın Açıklaması”,http://www.mfa.gov.tr/no_-216_-21-eylul-2011-turkiye- _-kktc-kita-sahanligi-sinirlandirma-anlasmasi-imzalanmasina-iliskindisisleri-bakanligi-basin-ac_.tr.mfa, (18.10.2011).

Toluner Sevin; Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul-1977.

Turhan Turgut; “Tarihsel Bakış Açısıyla Kıbrıs Türk Hukuk Sistemi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara-2008, C. 57, S. 2, s. 253-286.

Uçarol Rifat; 1878 Kıbrıs Sorunu ve Osmanlı-İngiliz Anlaşması, İstanbul1978.

Uzer Uğur/ Cengiz Mehmet; Kıbrıs Sorunu, 2. Bası, Ankara-2002.

Zia Nasim; Kıbrıs’ın İngiltere’ye Geçişi ve Adada Kurulan İngiliz İdaresi, Ankara-1975.

KAYNAK :

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/756756